17 Haziran 2011 Cuma

Tuncay Özkan'a Evet diyen 10 bin CHP'li

Az değil, düşünebiliyor musunuz tam 10 bin seçmen hem Tuncay Özkan'a hem de CHP'ye mühür vurmuş. Seçimde oyunu bağımsız adaya ve partiye aynı anda vermiş.

Hem de köydeki çoban değil, Kadıköy'deki şehirli... Böyle bir şey acaba nasıl olur diye düşünürken, hemen seçim öncesindeki billboardlar geldi aklımıza.



İşte şu yukarıdaki reklam panosu sakın seçmenin aklını karıştırmış olmasın. Baksanıza Tuncay Özkan afişini biraz kazıyınca altından Ak partiye Evet mührü çıkıvermiş... Üstelik fotoğraf öyle bir yırtılmış ki hani neredeyse kasten bir tür photoshop yapılmış denecek şekilde.

Kadıköy'deki reklam panolarında gördüğüm bu afişin hemen fotoğrafını çekmiştim ancak yayınlamak imkanı olmamıştı. Tam da bu fotoğrafı seçim öncesinde ilginç fotoğraflar etiketiyle paylaşma fırsatını kaçırdım diye hayıflanıyordum ki, 10 bin seçmenin haberi düştü ajanslara...

Seyreyleyin fakirdeki sevinci! Düşünsenize kırk yılın başı, belki de kimsenin farketmediği ya da önemsemediği bir kareyi yakalayıp basmışsınız deklanşöre ve o karenin kahramanı seçim havadislerinin de kahramanı oluvermiş.

Şimdi gelelim şu 10 bin seçmenin neden böyle bir şey yaptığına dair tahminlere:

-Mesela, belki bu reklamı gören CHP'liler, Tuncay Özkan'ın sanki Ak parti adayıymış havası oluşturulan afişinden duydukları rahatsızlık ile hem Tuncay Özkan'a hem de CHP'ye mühür vurarak onun nasıl bir kökten CHP'li olduğunu ispat etmek istemiş olabilirler.

-Veya belki de gerçekten bazı seçmenlerin kafası karışmıştır bu afişle.

-Ya da afişte hem parti hem aday ismi olunca sandık başında akıllarına gelen bu afişten yola çıkan seçmenler böyle bir şey yapmış olabilirler.

-Tabi bir de afişin bu şekle getirilmiş olmasındaki ilginçliği atlamamak lazım. Hangi partinin seçmeni yapmıştır dersiniz? Düşünürsek bu afiş yırtma olayı CHP'lilere yaramaz, altından Ak parti çıkmış. Yoksa bazı CHP'liler kendi partidaşlarına mesaj mı vermek istediler. Şöyle bir mesaj olabilir, "eğer oyunuzu Tuncay Özkan'a verirseniz Ak partiye gider!" Oylaı bölmeyelim mesajı.

Tabi bunların hepsi birer latife. Gerçeğin ne olduğunu ya da neyin tetiklediğini belki tam olarak hiç bilemeyeceğiz ancak Kadıköy'deki bu reklam panosu seçim ortamı için hoş bir görsellik sunmuştu.
Paylaşmak istedim... 


Bu yazı mnazim.com'da...




7 Haziran 2011 Salı

Sivil Anayasa, Hemen Şimdi

 Fatih Bulaç seçim alanlarında ilgi ve sevgi toplamaya devam ediyor.

Ak parti 1.bölge milletvekili adayı M.Fatih Bulaç, hız kesmeden seçim bölgesinde çalışmalarına devam ediyor.

Yüksek eğitimini Uludağ Üniversitesinde tamamlayan Bulaç, İngilizce İşletme (MBA) yüksek lisansını Fatih Üniversitesinde yaptı. İyi derecede İngilizce ve Arapça biliyor.


Bana göre Fatih Bey'in özellikle sivil anayasa konusuna odaklanmış olması anlamlı. Memleketin içinde bulunduğu durumu iyi gözlemlediği aşikâr.

"Adalet ve özgürlük!"

Adil bir yaşam alanının oluşurulması, aynı zamanda toplumların sağlıklı gelişip büyüyebilmesi için zaruridir. Tek başına kalkınma, adalet ayağı eksik ise çökmeye mahkumdur. Diğer yandan kalkınma, tüketime değil refaha dayalı olmalıdır. Şöyle ki, ülkelerin kapitalizme endeksli gelişmesi görüntüyü yanıltıcı olabilir. Çünkü ancak milli gelir ve üretimin artırılması, sosyal ve ekonomik paylaşımın artması, halk katmanlarının gelir dağılımından hakça pay alabilmesi gerçek bir gelişme, büyüme ve kalkınma olabilir. 

Ülkemizin durumu işte bu noktada ehemmiyetlidir. Yıllardır katılım bankacılığında ciddi çalışmalar yapmış olan Fatih Bulaç'ın ekonomik anlamda toplumsal refah için de projeler üretebileceğine inanıyorum.


Seçim çalışmaları sürecinde halkın her kesimi ile hemhal olması hem toplumu yakından tanımasına hem de ihtiyaçların aciliyetini görmesi bakımından önemlidir.


"Kutsal kitaplar bugun nazil olsaydi muhtemelen “empati” kelimesini fazlaca kullanabilirlerdi." diyen Fatih Bulaç toplumun çeşitli kesimlerinden sempati kazanabilmeyi başarmış görünüyor. 


Belki de seçim sürecinde en önemli başarı bu olsa gerek. Farklı seçmen kitlesine hitap edebilmek, değişik partileri tercih edenlerin sevgisini kazanmış olmak anlamlı. Çünkü burada "insan" olma ortak paydası öne çıkıyor. Farklı düşüncelere rağmen iletişim kurulabilir siyasetçi profili, özlediğimiz ve arzuladığımız bir şey. Dolayısıyla genç siyasetçinin, bu yaşında gösterdiği olgunluğu alkışlamak gerektiğine inanıyorum. 
 


"Birinin diğerinden daha fazla insan olmadığı, herkesin eşit insanlar olduğu özgür, müreffeh, adil bir ülke hayal ediyorum. Sivil anayasa şart." diyerek hayalini ve hedefini ifade eden Fatih Bulaç, yandaki karede tam da söylediği gibi hem eşit insanlık hem de empati duyarlılığını gösteriyor bence. 

Seçim çalışmalarından paylaştığı fotoğraflar arasında yer alan bu görüntü sanırım habersiz çekilmiş bir kare olmalı. Belki de bu nedenle o kadar samimi ve gerçek... 


Fatih Bulaç'ın muhalefetin taleplerine duyarlı ve yapılan eleştirilere açık tutumu, kısır siyasi çekişmelerin üzerinde "erdemli" duruşu ön plana alan bir imaj çiziyor. Daha evvelki bir kaç yazımda özellikle yöneticilerin sahip olması gereken filozof bakışına dikkat çekmeye çalışmış, Farabinin, Eflatun ile örtüşen fikrini savunduğumu ifade etmiştim. Bu nedenle siyasi çekişmelerin dışında ehil insanlara verilen yetkileri önemsiyorum.


Bugüna kadar Ak Parti karşıtı pek çok yazı yazı yazdım, hükümet politikalarını tasvip etmediğimi ifade ettim. Ancak parti saflarında övgüyü hakeden kişiler ya da benimsediğim politikalar olduğunda da görmezden gelmek adil olmaz. Bu yazı da işte öyle bir şey...


Seçilme yaşındaki değişikliklerle partilerin nufusu giderek gençleşmiştir. Aynı gençleşmeyi karar mekanizmalarında da görmek, ülkenin dinamikliği açısından gereklidir. Tabi burada ehemmiyetle üzerinde durulması gereken şey, sadece takvim yaşını baz almanın doğru olmayacağıdır. Keyfiyet de bir o kadar önemlidir. Şairin ifadesinde geçen "kökü mazide olan âti" sadece ülkenin değil, dünyanın da ihtiyacıdır. Gelecek, "gelenekten" bağımsız olmaz ve bir kalemde çöpe atılamaz.


İşte tam da burada, iyi yetişmiş, yeterli donanıma sahip bireylerin topluma hizmet mekanizmalarında, kamuda yer alması anlam kazanıyor. Seçimlerin bitmesine fazla bir zaman kalmadı, ancak seçim sonrasında neler olacak, bunun tahminlerini yapabilmek için pazar akşamını beklemek zorundayız. Dilerim ki seçim sonuçları tüm yurttaşlarımız için hayırlı bir neticeyle tamamlanır ve bundan sonraki süreçte, enerjimizi ülkenin daha iyi günlere gelebilmesi için harcayabiliriz.


 Arzumuz sosyal devlet yapısının oluşturulması, halkın müreffeh yaşam standartlarına kavuşabilmesi; özgürlüklerin korunduğu ve adaletin ise kesinlikle tesis edildiği bir ülkeye erişebilmektir. Böyle bir ülkeyi hedeflerken, söylemlerini ve duruşunu yakından takip ettiğim Fatih Bulaç'tan bahsetmeden geçemedim. Pozitif enerjisiyle ülkeye çok faydalı işler yapabileceğine inanıyorum. Dilerim seçim sonrasındaki süreçte kazanımlarından faydalanabileceğimiz günler de gelecektir. Başarılı geçmişinden edindiğim izlenimle, geleceğinin de parlak olacağını tahmin ediyorum. Çünkü sadece değerli taşlar değil, değerli insanlar da korunmalı, onlara değerini sunabileceği imkanlar hazırlanmalıdır. Aydınlık yarınlar ancak böyle gelecektir...  



Son olarak, sadece 12 haziran 2011 seçimlerinde değil, daha sonraki süreçlerde de kendisine ve tüm iyi niyetli insanlara başarılar diliyor ve O'nun yüzde yüz katıldığım bir cümlesi ile yazıyı noktalamak istiyorum.


 "Sağlıklı ve eğitimli toplumların üretimleri daha kaliteli olur. O yüzden önce sağlık ve eğitim gel(melid)ir." M.Fatih Bulaç (Ak Parti 1.bölge milletvekili adayı)



Hatice Adalar
Mnazim.com 
 e-mail
online soru







28 Şubat 2011 Pazartesi

Şefkatin Başbakanıydı

Uzun zaman öncesinde kendisini ilk olarak tv ekranından tanıdığım Ertuğrul Fındık ile yıllar sonra internet ortamında tanışma fırsatı bulduk.

Ertuğrul Fındık'ın Yenişafak Gazetesinde de unutulmaz bir yazısı vardı. Üzerine sohbet etmiştik. Eğer arşivimde varsa bulmamı rica etmişti. Ben de kapsamlı bir arşiv düzenlemesini düşündüğüm için, yazıyı bulursam paylaşacağımı kendisine iletmiştim. Ancak aradan haftalar geçti, türlü nedenlerden ötürü zaman bir parça uzadı.

Nihayet geçtiğimiz hafta yazılı arşivi gün yüzüne çıkardım. Henüz tasnif aşamasına gelmese de en azından havalandırma için çıkarıp bir kenara istiflemiştim.

Malesef bu haftasonu acı haberi aldık. Sadece Türkiye değil, dünya siyaseti için önemli bir isim, müthiş bir değer olan Muhterem Erbakan Hoca'nın vefatını öğrenmiş olduk. Bu yazıda Erbakan'ı anlatmak niyetinde değilim. Ancak Ertuğrul Fındık ile üzerine konuştuğumuz yazının kahramanı Necmettin Erbakan idi. İkimizin de aklına muhtemelen o yazı gelmişti.

Gazete küpürlerini hiç değilse kabataslak karıştırarak yazıyı bulma şansımı denerken, Ertuğrul Fındık da "yazıyı bulabildin mi" diye sormuştu.

Ve aslında oldukça ümitsiz başladığım bu süreç, kısa bir zamanda "Buldum! Buldum!" nidalarıyla nihayetlendi.

Evet, o bahsettiğimiz yazıyı bulmuştum. Sadece okumakla kalmamış, gerçekten de kesip saklamışım ve arşivimde yer almış. Üzerine 15 yıllık bir tarih sinmiş.

TBMM'deki 8 Temmuz 1996 tarihli güvenoylamasında 278 kabul, 265 ret ve 1 çekimser oyla güvenoyu aldığı gün dönemin Yenişafak gazetesinde Ertuğrul Fındık imzasıyla Erbakan'a bakın nasıl bir mektup yazılmış ve nasıl dilek ve temennilerde bulunulmuştu.

Aslında bu yazının bana göre en önemli cümlesi, en değerli yanı başlığı. 
ŞEFKATİN BAŞBAKANI OL!

Düşünebiliyor musunuz?
Bir başbakandan, bir gencin beklentisi ve arzusu nedir? Belki de Türkiye tarihinde ilk defa halkı, bir başbakandan "şefkat" beklemişti. Belki de bunu, sadece O'ndan bekleyebileceğini biliyordu.

Ve belki de gerçekten Türkiye tarihinde ilk kez bir başbakan halkına şefkat göstermişti. Bir tanesinin burnu bile kanamasın diye boncuk boncuk terlemişti, kan içip kızılcık şerbeti içtim demişti. İsterse sokağa dökebileceği seçmeninin burnu bile kanamasın diye vefatında yayınlanan o çirkin karikatürlerin aksine "koltuğunu" terketmiş, hatta partisini bile feda etmişti.

O'na "masaya vurmalıydı" diye çemkirenler, masaya vurmanın ne demek olduğunu bugün belki Kuzey Afrika örneğinde görebildiler. Erbakan'ın kendisini feda ederek ülkesini kaostan koruduğunu itiraf etmek zorunda kaldılar. Ancak heyhad ki aradan 15 yıl geçti! Erbakan için artık bunların önemi yok.

Şu bir gerçek ki; 28 şubat bin yıl süremez; ancak, Erbakan'ın tırnaklarıyla kazıyarak yazdığı 40 yıllık devrimi bin yıl sürecek. Tarih, O'nun değerinin gün be gün idrak edildiği, dehasının anlaşıldığı, hizmetlerinin, hedeflerinin ne kadar ulvi olduğunun görüldüğü günleri yaşayacak, yazacaktır.

Hatice Adalar (28.şubat.2011) 


Bu yazı Mnazim.com'da yayınlanıyor.




20 Ekim 2010 Çarşamba

Saadet Partisi Liderini Biliyor

Saadet Partisi Liderini Biliyor

Yüzde üçlerde oy oranına sahip bir parti olmasına rağmen, temmuz ayından beri deyim yerindeyse Saadet Partisi ile yatıp, onunla kalkıyoruz. Bu partiyi bu kadar önemli kılan acaba nedir sorusunun cevabını bir başka yazıda arayalım diyerek, bu yazıda 17 Ekimde yapılan olağanüstü kongreye dair düşünceleri paylaşalım..

Kongre sonucuna göre Erbakan 5. partisine yeniden genel başkan seçildi. Kurduğu 4 parti kapatılan, siyasi yasaklar alan, 12 Eylülde 36 yıl hapis istemiyle yargılanan Erbakan, 84 yaşına geldiğinde bedeni yıpransa da söylemleriyle dimdik ayakta olduğunu gösterdi.

Olaylı temmuz kongresinden sonra bir türlü toparlanamayan Saadet Partisi bu hamle ile kendi lehine olabilecek belki de en doğru kararı verdi. Çünkü kim ne derse desin Erbakan ismi, kendisine inananlar ve sevenlerince üzerine titrenen bir isim. Numan Kurtulmuş döneminde partililerde bir kuşku havası, parti elden gidiyor mu endişesi vardı. Elden gitme derken bazıları bundan kastın Erbakan ve ailesinden uzaklaşma olduğuna inansa da, aslında Saadet Partililer için, parti elden gider mi korkusu, ilkelerden taviz verilecek mi korkusuydu. Zaten Kurtulmuş döneminde yaşanılan sorunun temel noktası da işte bu ilkeler bazındaki yaklaşım farklılığıydı.

Son kongre ile Saadet Partisi Erbakan’ın bildiğimiz söylemlerini baz alan, Adil Düzen sistemine inanan, emperyalist sistemlere karşıt görüşler geliştiren temel değerlerine sarılmış oldu. Ancak medyaya baktığımızda ne yazık ki, ne tv ekranlarında, ne internet haber sitelerinde, ne de yazılı basında Erbakan’ın yaşı, ailesi, oğlu, kızı dışında bir haber görebiliyoruz. Tek sorunun Erbakan ve ailesi etrafında dönen bir parti, bir oluşum varmış havası verilmeye çalışılıyor. Erbakan’ın çocukları, babalarının soyadını taşımalarından ötürü siyasi arenada cezalandırılmaya çalışılıyor.

Tiyatrocu bir babanın kızı/oğlu veya müzisyen bir annenin kızı/oğlu da anne-babasıyla aynı mesleği yapmanın zorluğunu elbet yaşıyordur. Tıpkı okullarda, anne ya da babası öğretmen olan çocukların bunun sıkıntısını yaşaması gibi sıradan olan bu durumun sanki tek örneği Erbakan ailesiymiş gibi davranılması çifte standarttan başka nedir?

Bir tür zihin tutulması mı yapılmaya çalışılıyor? Çünkü bu karmaşada Erbakan’ın ne söylediklerini anlamak zorlaşıyor. Bir kere kendisini yeterince duymamız mümkün olmuyor, ikincisi ise ne dediğine bakmak yerine ailesi ve yaşından öteye bir analiz yapmak imkânı doğmuyor.

Erbakan, sevenlerinin de sevmeyenlerinin de kendisi hakkında bol bol konuşmaktan zevk aldığı bir isim. Sevmeyenlerini ikiye ayırabiliriz: Erbakan’a karşı duydukları siyasi nefreti fütursuzca ortaya koyanlar ya da gizli bir nefret duymalarına rağmen bunu örtülü cümlelerle ifade edenler.

Sevenlerini de ikiye ayırmak mümkün: Erbakan ne demişse odur diyenler, Erbakan’ı sever görünüp de aslında onun söylemlerini pek fazla benimsemeyenler. Bu tanımlamalar oldukça geneldir, ancak Erbakan hareketine verilen tepkilere bakıldığında örneklerini rahatlıkla bulabileceğimiz en yalın bakış açısıdır diyebiliriz.

Kongrede 687 delege oy kullandı ve bu oylardan üç geçersiz haricinde kalan 684 oyu Erbakan aldı. Daha önce hatırlarsanız olaylı kongrenin yeniden yapılması için 650 delegenin imza verdiği söylenmiş ancak Kurtulmuş buna rağmen kongreye gitmeyeceğini açıklamıştı. O imzaların sadece Erbakan taraftarlarınca verilmiş olduğunu düşünsek bile Erbakan, bu kongrede bundan daha fazla oy almış oldu. Dolayısıyla Saadet Partisi için, Erbakan’ı sevenlerin bir tür Hocaya bağlılık oluşumu ya da Erbakan fan klup değerlendirmesi yapmak çok da yerinde görünmüyor. Kaldı ki Numan Kurtulmuş ile hareket edeceğini söyleyip istifa ettikleri belirtilen 150 kadar delegenin de halen toplam delege sayısı içerisinde bulunduğuna bakarsak Erbakan’ın almış olduğu oyun Hocaya bağlılık hareketini aşan bir boyutta olduğunu görebiliriz.

Buradan şu sonuca varmak mümkün. Fatih Erbakan haklı çıktı.

Numan Kurtulmuş’un tabanda bir karşılığı olmadığını söyleyen Fatih Erbakan’ın bu açıklaması belki siyaseten çok şık olmasa da hakikat nazarında bakıldığında haklı çıkıyor. Çünkü olaylı kongrenin camiayı tatmin etmediği ve liste tartışmaları nedeniyle temmuz kongresinde adil bir oylama yapılamadığı gerçeği “Çeliklendik, Şuurlandık, Geliyoruz” sloganı ile 17.Ekimde yapılan olağanüstü kongreyle netleşmiş oluyor.

Kısaca rakamlara bakalım. Temmuz kongresinde 1250 delegenin 634’ü oy kullanırken, Numan Kurtulmuş genel başkanlık için gereken salt çoğunluğu alamamıştı. İkinci tur oylamada da salt çoğunluğu alamayan Numan Kurtulmuş, salt çoğunluğun aranmadığı üçüncü turda 310 oy ile genel başkan seçilmişti.

Dolayısıyla Erbakan’ın partisinden, Erbakan’ın kendisini ve ilkelerini tasfiye etmeye çalışan Numan Kurtulmuş ve ekibinin Saadet Partisi ile ciddi bir zihniyet uyuşmazlığının olduğu bir kez daha tespit edilmiş oldu.

Hatice Adalar (20.Ekim.2010)
Mnazim.com
e-mail
online soru

16 Ekim 2010 Cumartesi

Kim ilk moviröp yaptı demiştiniz bayım

Kim ilk moviröp yaptı demiştiniz efendim!

Son günlerde moviröp diye bir moda almış gidiyor. Yani röportaj yaparken video kaydıyla yapıyorsunuz ve bunun bir bölümünü de yazılı röportajınızın yanında çeşni niyetine yayınlıyorsunuz. Bu şekilde açıklanabilecek bir şey.

Geçenlerde Tuluhan Tekelioğlu böyle bir röportaj yaptığını ve Türkiye’de bunu yapan ilk kişi olduğunu söyleyerek açıklamalar yapmış. Sabah Gazetesi için Ebru Şallı ile yapılan röportajın bir kısmını da görüntülü olarak internetten izleyebiliyoruz. Tuluhan Tekelioğlu’nu seyretmesini seviyorum, Sarı saçlarına en çok mavi rengi yakıştırıyor ve mavi elbise giydiği vakit ekran başında hayranlıkla izliyorum ancak bu sefer iş başka. Ne demişler iş başka arkadaşlık başka demişler, yani o hesap. :)

Konuya dönersek, Tuluhan Tekelioğlu’nun bu açıklamasına Samanyolu’ndan Salih Zengin bir itiraz dilekçesi yazıp açıklamanın yayınlandığı Medyatava’ya göndermiş. “Olur mu öyle şey canım, ben daha önce bu işi yapmıştım diye bilgisini de belgesini de sunuyor, kaynak veriyor. Salih Zengin’in röportajını izlemedim ancak durduk yerde atıyor değildir diye kendisine inanıyor ve demek ki birkaç gün arayla bu işi yapmışlar, belki de birbirlerinden haberleri bile yoktu diyorum.

Ancak bu yazıyı yazmamın sebebi ikili arasındaki sen yaptın ben yaptım kavgasına karışıp arada kalma değil, aksine yeni bir pencere açmak. Çünküüüü işin aslı şöyle ki;  beyler bayanlar, ikisinden çoook daha önce bunu ben yapmıştım…:)

Evet, hem de nerdeyse dört yıl öncesinden bahsediyorum. Bizim büyük medya kuruluşlarında adımız okunmuyor diye hakkımızı da verecek değiliz ya! Hem, daha öncelerde yazılı basında röportajı yayınlanmamış da değiliz, Nişantaşı çocuğu değilsek bile bu işlerden az çok anlarız canım…

İşte, şimdi zarurete binaen bu açıklamayı yapıyor, vee 2006 yılında radyocu Kahraman Tazeoğlu ile bir şiir gecesi öncesi gerçekleştirdiğimiz röportaja dikkatleri çekiyoruz. Mnazim.com sitesi için yapılan bu röportajın bir kısmı da görüntülü olarak hazırlanmış ve internet ortamında paylaşıma açılmıştı. Mnazim.com sitesinin video portalı olmadığı için Youtube imdadımıza yetişmiş ve görüntüleri oradan yayınlamıştık.  

Aşağıdaki videoda röportajın movie_röportaj kısmını, yani “moviröp” bölümünü görüyor ve şuradan Mnazim.com’da ilgili röportajı okuyabiliyoruz. 



Moviröp yani röportaj filmi bu kadarla sınırlı değildi. Kahraman Tazeoğlu, Araz romanına şarkıcı Neslihan tarafından yapılan şarkıyla ilgili de açıklamalar yapmıştı. İşte bu kısmı da aşağıdaki videodan izlemek mümkün. 

İyi seyirler. :)



Kahraman Tazeoglu Araz'i Anlatiyor








-------------
Şunlar da ilginizi çekebilir:  
- Abdülbaki Kömür
- Mustafa Yıldızdoğan
- Kahraman Tazeoğlu
- M.Nazım Güler resimleri
- Mehmet Atay/üçüncü Şahsın şiiri

8 Eylül 2010 Çarşamba

Ramazanımız Barış Olsun

 
İkinci milenyumun  ilk çeyregine hızla yaklaşıyoruz. 

2010 yılının Ramazan Bayramı tum gezegenimiz icin hayırlara  vesile olsun dilegiyle, herkesin bayramını tebrik eder; sağlık, huzur, esenlik ve barış bayramı olmasını temenni ederim.

24 Ağustos 2010 Salı

Saadet’te sular durulmuyor

Saadet’te sular durulmuyor
Kongrenin üzerinden bir buçuk ay gibi bir zaman geçmesine rağmen Saadet Partisi’nde süreç henüz bitmiş değil.
Olağanüstü kongre çağrısı yapan Numan Kurtulmuş’un kongrede içte birlik oy ile seçilmesi ve liste tartışmaları öyle kolay kolay kapanacağa benzemiyor. Son olarak İstanbul ve Bursa iftarlarında yaşanılan tatsız olaylar da hesaplaşmaların süreceğinin göstergesi.

Biz de bu olayları ve yaşanılan süreci, gelinen noktayı dışarıdan bir gözle anlamaya çalışacağız.

Bir süredir Numan Kurtulmuş ismi medyanın her alanında boy gösteriyordu. Yüzde beşlerde oy alan bir partinin bu kadar göz önünde olmasını bırakın, Saadet camiasına ekranları kapalı olanlar dahi Numan Kurtulmuş’a ekranlarını açarak programlarına çıkarıyorlardı.

SP açısından olumlu yönden bakıldığında, bu durumun partinin önemi ve yeni genel başkanla yakalanılan ivmenin yansımaları olarak telakki etmek mümkün. Bu bir bakış açısıdır.

İkinci bir bakış açısıyla, olaya biraz temkinli yaklaşanlar ise özellikle kongre sonrasında daha bir merakla; “Acaba neden Numan Kurtulmuş ismi bu kadar öne çıkarılıyor? diye düşünüyor. Oktay Ekşi’ye varana kadar, yıllardır Milli Görüş camiasından rahatsızlıklarını dile getirmiş herkes, Numan Kurtulmuş’a umut ışığı gözüyle bakıyor. Dolayısıyla taban, dost düşman herkesin Saadet Partisi’nin ikbalini neden bu kadar düşünür olduğunu merak ediyor.

Belli kesimleri sevindiren şey acaba Numan Kurtulmuş başkanlığındaki SP’nin başarılı olması mıdır, yoksa yeni başkanıyla SP’nin, geleneksel tabanından, söyleminden, Erbakan’dan, Milli Görüş misyonundan uzaklaşmaya başlaması mıdır?

İşte bu nokta bir süredir Saadet’lilerin zihinlerini meşgul ederken son olarak yaşanılan kongre bardağı taşıran damla oldu.

Olağanüstü kongre talebinde bulunan Numan Kurtulmuş, kendi istediği kongreden daha da güçlenerek çıkması gerekirken; partideki yetki anlamında güçlense de destek anlamında zayıfladı. İki listeli kongre Fazilet Partisi’nde yaşanılanların bir benzerine tanık oldu.

Şimdi burada sorulması gereken birkaç soru var.

Birincisi; Numan Kurtulmuş, eğer gerçekten Erbakan ile görüşerek ister istemez ortak bir liste hazırlanmışsa neden kongre günü bu listeden istifa etmiştir?
Eğer böyle bir liste yoksa birçok kere net bir ifade ile bunu dile getirmiş olan Fatih ve Elif Erbakan yalan mı söylüyorlar?

Fatih ve Elif Erbakan ısrarla bunu dile getirmiş olmalarına rağmen, bu konudaki sorulara Numan Kurtulmuş’tan net bir cevap duymadım, okumadım. Birinci sorumuz bu, niçin bu konuda net bir cevabı yok?

Mademki “Özü doğru, sözü doğru” ifadesinin temsilcidir, öyleyse gerçekleri açıklamalıdır. Konu artık Saadet tabanının vicdanını sarsacak noktaya varmıştır. Söyleyemedikleri şeyler varsa, artık söylenmesinin de zamanı gelmiştir? Olay buralara varmışken “özü doğru, sözü doğru” ifadesinin içeriği yoksunlaşmış ve seçmenin güveni sarsılmıştır.

İkinci soru şudur: Eğer durum yukarıda anlatıldığı şekildeyse, hazırlanan liste son anda bir takım alicengiz oyunuyla ya da öncesinde planlanarak değiştirilmişse; kendi partisine darbe yapan bir başkan nasıl demokrat, nasıl güvenilir, nasıl özü doğru, sözü doğru olabilecektir? Farklı sesleri dile getiren il başkanları birer birer görevden alınmışsa bu nasıl demokrasi, hukuk anlayışıdır?

Artık aşikâr olan bir şey vardır ki; kongre, partinin yenilenmesi/değişmesi için tertip edilmiş bir olaydır. Eğer değilse İstanbul Saadet’in sitesinde yer alan “Kongreden İktidara!” söylemi nedir?

"Kongreden İktidara!"

Yani yılların Milli Görüş camiasıyla ve partinin geçmişiyle bağlar koparılıp "olaylı kongre" milat olarak alınıyor. Bu logo bile benim gibi partiyle hiç bir irtibatı olmayıp sadece dışarıdan gözlemleyenler için, partide olanları açıklamaya yetiyor.

Gelelim olaylı iftar programına. Camiaya yakın bazı köşe yazarlarının mal bulmuş mağribi edasıyla “Bir yudum su, Kerbelâ!” edebiyatına karşılık dikkat edildiğinde gerçeğin pek de öyle olmadığı anlaşılacaktır.

Olaylı iftar programıyla ilgili görüntüleri seyredenler lütfen dikkat etsinler. Basın öncelikle, Kurtulmuş taraftarlarınca arbedeye tabi tutuluyor. Mukadder Başeğmez'in sözlerine dikkat ederseniz, “basını rahat bırakın arkadaşlar, çeksinler, bir şey yok” diye Kurtulmuş taraftarlarını uyarıyor, ancak ne yazık ki sanki bunun tersi olmuş gibi lanse ediliyor. Mantıken düşündüğünüzde de programı protesto etmek isteyen grup basının görüntü almasına neden müdahale etmiş olsun ki? Zaten basının kongreyi izlemeyi terk etmesinin sebebi de bu olsa gerek, ev sahipleri tarafından maruz kaldıkları tutum nedeniyle izlememe kararı almış olabilirler.
Saadet Partisinin resmi açıklamasına dikkat edildiğinde gerçekler orada da açığa çıkmaktadır. Kuran-ı Kerim okunurken arkalarda bir yerde, sanırım kapı taraflarında bir arbede oluyor. Fakat yazılıp çizilenlere bakarsanız, sanırsınız ki slogancı gençler Kuran’ı susturmaya çalışıyor. Sunucu mikrofondan protestoculara kardeşlik çağrısı yaparken, sanırım Kurtulmuş taraftarları protestocu gençlere tepki gösterdikleri için sesler yükseliyor. Yakışıksız ve çirkin bir durum oluşmuştur ancak bunun sorumlusu sadece slogancı grup değildir. Saygısızlık her iki tarafa ait bir ayıptır.

Yine “bir yudum su edebiyatçıları” öyle bir kalem vuruyorlar ki, sanki iftarı basan eli kanlı katiller bir lokma ekmeği, bir yudum suyu çekip almıştır oruçluların önünden. Elbette ki yaşanılanlar hoş değildir ancak riyakârlık, manipülasyon da hoş değildir. SP’nin resmi açıklamasına bakıldığında iftar açıldıktan, çorbalar içildikten, konuklar seyircilere tanıtılıp anonslar yapıldıktan sonra tartışmaların yaşandığı ifade ediliyor. Belli ki Numan Kurtulmuş’u protesto etmek isteyenler, onun konuşmasını engellemeye çalışmış ve isteklerinde başarılı olmuşlardır. Ancak burada dikkatlerden kaçırılan ve üzerinde düşünülmesi gereken nokta Erbakan için yapılan tezahürat niçin Saadet partilileri bu kadar rahatsız etmiştir? Aynı şeyi bursa iftarında da görmek mümkün. Salonda Erbakan tezahüratı yapan bir şahsa çevik kuvvet müdahalesi yapılmıştır. Yenilenmiş SP, Erbakan tezahüratına polis ile karşılık vermeye başlamışsa orada düşünmek gerekir.

Biz dışarıdan izleyenlerin bile olaylı iftar aracılığıyla açıkça görebildiğimiz bu durumun, parti içinde rahatsızlık oluşturması gayet doğaldır. Partinin neden içten içe kaynadığına belki de en açık bir örnektir.

Dost düşman herkesin üzerinde mutabık olacağı gerçek, Milli Görüş demenin Erbakan demek olduğudur. Milli Görüş bir din değildir, bir inanç değildir ancak bir felsefedir. Mimarının Erbakan olduğu bir felsefi ekoldür. Milli Görüş partileri de bu anlamda birer okuldur. Bu okuldan şöyle ya da böyle geçmiş siyasetçileri yıllardır siyasi arenada görüyoruz. Bu tespiti yapmak SP’li olmak demek değildir. Milli Görüş’ü beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, yanında yer alırsınız veya karşı çıkarsınız ancak bu gerçek, ülke siyasetiyle hemhal olan herkesin hakkı teslim anlamında söylemesi gereken bir ödevdir.

Gelinen noktada yaşanılan sıkıntılar, Saadet Partisinin seçim arifesinde zorlu bir sınavdan geçtiğini gösteriyor. Ülkenin sorunlarına kendilerine ait bakış açısıyla farklı bir pencereden bakabilen, çözüm üretmek noktasında birçok partiden daha fazla katkı sağlayabilen, yüzde iki buçukluk ithamlarına maruz kalsalar bile iktidarların rüyalarına girebilen bir parti olması nedeniyle, Türkiye’nin böyle bir partiye ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum.

Ancak içlerinde çözmeleri gereken sorunları yok sayarak, görmedim, bilmiyorum, haberim yok mantığında üç maymunu oynayarak bir yere varmaları mümkün değildir. Numan Kurtulmuş bazı kesimlerce parlatılıyor. Ancak bunun Kurtulmuş'un başarısı olduğuna mı inanmak gerekir yoksa basında da dile getirildiği gibi Kurtulmuş'tan beklenilen sözüm ona "iplerinden" kurtulması mıdır?

Kongre süreci gösteriyor ki; Kurtulmuş da bu niyeti taşıdığının sinyallerini vermiştir. Öyleyse soru açık ve net olmalıdır. Kurtulmuş, niçin yeni bir parti kurup gönlünce şekillendirmiyor da Milli Görüş'ün elinden, Milli Görüş'ün partisini almaya çalışıyor? 2011 seçim sürecine girilirken üçte birlik oyla seçilmiş bir başkanın teşkilattan nasıl destek göreceğini düşünüyorlar? Eğer niyeti “iplerinden kurtulması” ise bize düşen, seçmenin arasında dolaşan fısıltıların "yenilikçiler" daha insaflıymış şeklinde olduğunu kendisine iletmektir. Çünkü yeni bir parti kurmak, parti gasp etmekten daha onurludur. Yok, eğer samimi niyetle bu hatalar yapılıyorsa artık düşünme zamanı çoktan geçti. Saadet camiasıyla barışma, yanlıştan dönme vaktidir. Çünkü SP seçmeni diğer partilere benzemez. Onların oy vermelerinin yegane sebebi daha çok oy, iktidar değil; söylemlerini destekleyecekleri bir partidir.


Hatice Adalar (24.Ağustos.2010)


Mnazim.com
e-mail
online soru

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Atakum Yeşilyurt AVM'de Resim Sergisi


Haziranın ilk haftasıydı. İstanbul'a dönmeden önce küçük bir Atakum gezisi planladım ama tek başına keyifli olmayacağını düşünerek Samsun'un belki de ilk AVM'si olan Yeşilyurt'a gitmeyi tercih ettim. Böylece önce AVM'de biraz gezinebilecek ve sonrasında sahile açılan kapısından geçerek deniz ve kumsalla buluşabilecektim.

Planım için yola koyuldum ve Yeşilyurt'a gittim. İstanbul'daki AVM'lerde yer alan bir çok firmanın içinde olduğu bir alış veriş merkezi burası. Kendim görme fırsatı bulamadım ancak mağaza yetkilisinden aldığım bilgiye otopark katında bir abdesthane ve mescit bulunurken, sahilden girişte ise bir emzirme odası bulunuyormuş.

Aslında bunları yazmak için başlamamıştım...:)
Mağazaya gittiğimde hoş bir süpriz ile karşılaştım. İçeride küçük bir sergi vardı. Bir kaç karakalem çalışması ve yağlıboya örneklerini gördüm. Tabi herzaman olduğu gibi hemen fotoğraf makinesini çıkarıp bir kaç görüntü aldım. Şimdi o görüntülerden bir kısmını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Resimler gayet başarılı görünüyordu. Emeği olanları tebrik ederim. Hatta bir kaç tanesini model olarak yapmayı düşündüm.

  
Bu resim de hoşuma gidenlerden birisi, çok naif göründü gözüme. Belki de sıcakta yağmurun serinliği gelmiştir...:)

Dikkat ederseniz arkadaki mağazanın vitrinini de görebiliyoruz. Hangi mağazaydı hatırlamıyorum..:)

Fotoğrafların üzerine tıklarsanız büyüyecektir. Eğer fotoğrafların hepsini görmek isterseniz lütfen şu adrese tıklayınız.


Hatice Adalar (11.Haziran.2010- Samsun)

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Konser Dediğin Böyle Olur :)


Samsun Atatürk Kültür Merkezi arka arkaya konserlerle yoğun bir hafta geçirdi.

SMMMM Odasının düzenlediği son konser ise finale yaraşır bir konser oldu. Sazendesinden hanendesine, sunucusundan koro şefine kadar üzerinde çalışılmış, tüm ayrıntılar düşünülmüştü. İnsan bir an kendini TRT Ankara Radyosu konserindeymiş gibi hissediyor. Müzikle hobi olarak ilgilenen amatör bir koro olmasına rağmen Mali Müşavirler bu işi biliyor demek lazım. Tabi bütün bu başarının arkasındaki en önemli ismin Koro Şefi Zülfi Gaydan olduğunu unutmayalım. Amatör bir korodan bu kadar başarılı bir iş çıkarmak hiç de kolay değildir, emeğini yürekten alkışlamak gerekiyor.

Konserin finalinde Karadeniz türküleri seslendirildi. Salondaki seyircilerin de tempo tutarak eşlik ettiği final türküsünde şef Zülfi Gaydan bir yandan koroyu yönetirken kemençeyle de eşlik etti.

Şimdi bu final görüntülerini paylaşmak istiyorum. Umarım sizler de beğenirsiniz. Ancak niyeyse sayfaya ekleyemedim, bu nedenle bağlantı vereceğim.

Konserin ayrıntılarından bahsetmeye yine devam etmek üzere şimdi sizi Karadeniz türküleriyle başbaşa bırakıyorum. İyi seyirler. :)



Soğuk Soğuk Akayi 
tıklayınız




10 Mayıs 2010 Pazartesi

Halk Müziği Konserinden İzlenimler

Bir Konser Havası

Bu akşam yine konser vardı. Samsun Büyükşehir Belediye Konservatuarınca düzenlenen konser izlenimlerini paylaşmak istiyorum.
Geçen sene vermiş oldukları konseri buradan okuyabilirsiniz. Gelelim bu seneki konserin ayrıntılarına...

Açıkçası yine konseri çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Gerçi işim olduğu için ikinci bölümü dinleyemeden verilen arada çıkmak zorunda kaldım ancak gidişat zaten kendini belli ediyordu.


http://farm5.static.flickr.com/4093/4849868209_673814f68b_b.jpg



Bu sefer koro için bir örnek kostüm seçilmişti, buna artı puan veriyoruz.  Ancak aynı artı puanı koro şefi Semra Doğan Hanım'ın kostümü için vermek mümkün değildi. Kostümü arkı söylemek için güzel olsa da bir koro şefi olarak daha itinalı seçimler yapmasını beklerdim.
Ayrıca bu konserde kendisinin sesinden bir de türkü dinledik.

http://farm5.static.flickr.com/4115/4850488218_05bbc1580d_z.jpg



Yukarıdaki fotoğrafta Koro Şefi Semra Doğan, Aziz Dostum adlı Azeri türküyü seslendirirken görülüyor. İlerleyen günlerde video olarak da paylaşacağım inşallah.

[Resim: 4849868671_5cf64660d3.jpg]

Konserin açılışını bölüm şefi Tuncay Tosun Bey yaptı. İlk bölümde daha ziyade batı yöresi türkülerine yer verildi. Çok tanıdık türkülerden ziyade daha az bilinen ya da belki meraklıları dışındakilerin pek de bilmedikleri türkülerin koroda seslendirilmesi aslında bir handikap. Kendimi iyi bir müzik dinleyicisi olarak kabul etsem de ben bile aradığım tadı bulamıyorum.

http://farm5.static.flickr.com/4093/4850488726_e02a96ecbb_b.jpg



Bu arada salonda konser akış kitapçığını göremedim, ya hazırlanmamıştı ya da erişilemez bir yerdeydi ki göremedik. Bu nedenle fotoğraftaki isimleri bildiğim kadarıyla belirteceğim. Soldan baştaki hanımefendinin ismini bilemiyorum ancak seslendirdiği türküye jest ve mimikleriyle hoş bir hava kattı. İkinci sıradaki solist Gülden Uzunlar ve onu takiben Tuğba Tangaz geliyor. Tuğba Tangaz'ı daha evvelki konserde de hem sahne duruşu, hem kostüm seçimiyle beğenmiştim, bu nedenle seslendirdiği türküyü de kaydetmek ve sizlerle paylaşmak istedim. Düzenlemeleri yaptıktan sonra bir de ülkemizdeki anlamsız yasakları aştığımda videoyu izleyebiliriz...



Hatice Adalar (09.mayıs.2010)
Mnazim.com



 

Flickr Photostream