28 Şubat 2011 Pazartesi

Şefkatin Başbakanıydı

Uzun zaman öncesinde kendisini ilk olarak tv ekranından tanıdığım Ertuğrul Fındık ile yıllar sonra internet ortamında tanışma fırsatı bulduk.

Ertuğrul Fındık'ın Yenişafak Gazetesinde de unutulmaz bir yazısı vardı. Üzerine sohbet etmiştik. Eğer arşivimde varsa bulmamı rica etmişti. Ben de kapsamlı bir arşiv düzenlemesini düşündüğüm için, yazıyı bulursam paylaşacağımı kendisine iletmiştim. Ancak aradan haftalar geçti, türlü nedenlerden ötürü zaman bir parça uzadı.

Nihayet geçtiğimiz hafta yazılı arşivi gün yüzüne çıkardım. Henüz tasnif aşamasına gelmese de en azından havalandırma için çıkarıp bir kenara istiflemiştim.

Malesef bu haftasonu acı haberi aldık. Sadece Türkiye değil, dünya siyaseti için önemli bir isim, müthiş bir değer olan Muhterem Erbakan Hoca'nın vefatını öğrenmiş olduk. Bu yazıda Erbakan'ı anlatmak niyetinde değilim. Ancak Ertuğrul Fındık ile üzerine konuştuğumuz yazının kahramanı Necmettin Erbakan idi. İkimizin de aklına muhtemelen o yazı gelmişti.

Gazete küpürlerini hiç değilse kabataslak karıştırarak yazıyı bulma şansımı denerken, Ertuğrul Fındık da "yazıyı bulabildin mi" diye sormuştu.

Ve aslında oldukça ümitsiz başladığım bu süreç, kısa bir zamanda "Buldum! Buldum!" nidalarıyla nihayetlendi.

Evet, o bahsettiğimiz yazıyı bulmuştum. Sadece okumakla kalmamış, gerçekten de kesip saklamışım ve arşivimde yer almış. Üzerine 15 yıllık bir tarih sinmiş.

TBMM'deki 8 Temmuz 1996 tarihli güvenoylamasında 278 kabul, 265 ret ve 1 çekimser oyla güvenoyu aldığı gün dönemin Yenişafak gazetesinde Ertuğrul Fındık imzasıyla Erbakan'a bakın nasıl bir mektup yazılmış ve nasıl dilek ve temennilerde bulunulmuştu.

Aslında bu yazının bana göre en önemli cümlesi, en değerli yanı başlığı. 
ŞEFKATİN BAŞBAKANI OL!

Düşünebiliyor musunuz?
Bir başbakandan, bir gencin beklentisi ve arzusu nedir? Belki de Türkiye tarihinde ilk defa halkı, bir başbakandan "şefkat" beklemişti. Belki de bunu, sadece O'ndan bekleyebileceğini biliyordu.

Ve belki de gerçekten Türkiye tarihinde ilk kez bir başbakan halkına şefkat göstermişti. Bir tanesinin burnu bile kanamasın diye boncuk boncuk terlemişti, kan içip kızılcık şerbeti içtim demişti. İsterse sokağa dökebileceği seçmeninin burnu bile kanamasın diye vefatında yayınlanan o çirkin karikatürlerin aksine "koltuğunu" terketmiş, hatta partisini bile feda etmişti.

O'na "masaya vurmalıydı" diye çemkirenler, masaya vurmanın ne demek olduğunu bugün belki Kuzey Afrika örneğinde görebildiler. Erbakan'ın kendisini feda ederek ülkesini kaostan koruduğunu itiraf etmek zorunda kaldılar. Ancak heyhad ki aradan 15 yıl geçti! Erbakan için artık bunların önemi yok.

Şu bir gerçek ki; 28 şubat bin yıl süremez; ancak, Erbakan'ın tırnaklarıyla kazıyarak yazdığı 40 yıllık devrimi bin yıl sürecek. Tarih, O'nun değerinin gün be gün idrak edildiği, dehasının anlaşıldığı, hizmetlerinin, hedeflerinin ne kadar ulvi olduğunun görüldüğü günleri yaşayacak, yazacaktır.

Hatice Adalar (28.şubat.2011) 


Bu yazı Mnazim.com'da yayınlanıyor.




0 yorum:

Yorum Gönder

Flickr Photostream